ayşe arman

 

  • Cüneyt Özdemir

    cüneyt özdemir, ayşe armanCüneyt Özdemir ve röportaj

    Çocuklukta yaşananlar  insan hayatını şekillendiriyor, farkında olmadan ama bilerek. Çocuklukta yaşanan kötü tecrübeleri bilmemiz ise  anlamamızı sağlıyor, bu tecrübelerin o kişinin hayatına neler getirdiğini.


    Çocukluk

    Daha önce Hıncal Uluç'un beş yaşında yaşadığı depremin hayatını nasıl etkilediğini, Bekir Coşkun'un 4 yaşında kaybettiği annesinin hayatına getirdiklerini, Rauf Tamer'in amcasının getirdiği topun, cam kırdığı için müdür tarafından kesilip pencereden atılmasını yazmıştım daha önceleri. Cüneyt Özdemir de onların arasındaki yerini alıyor. 

    Zeynep Kurtbay Röportajı

    Cüneyt Özdemir de çocukluğunda yaşadığı olayları Zeynep Kurtbay'a anlatmış. Güzel ve açıklayıcı bir röportaj.  Bu röportajda anlatılan olaylar bugünkü Cüneyt Özdemir'in yaşadıklarını çok net olarak açıklıyor.

    Cüneyt Özdemir'e bakıyoruz. CNNTürk'te 5N1K programını yapıyor. Radikal'de yazıyor. Fetullah Gülen'i ziyaret etmesi ile, flörtleri, evlenip boşanması ile de tanıyoruz.. Enerjik, haber peşinde koşan, televizyoncu ve gazeteci.

    Mehmet Ali Birand

    Mehmet Ali Birand ise televizyon tarihinde okul olmuş bir kişi. Bugün medyada gördüğümüz  önemli kişilerin çoğu 32.Gün'den yetişen insanlar.  Bugün hepsi önemli noktadalar. Bu açıdan kendisini tebrik etmek gerekiyor. Cüneyt Özdemir'de onlardan birisi.

    Çocuklukta yaşanan olayların belirleyici olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Cüneyt Özdemir'de çocuklukta yaşadığı kötü  hissettiği bir anını anlatıyor.

    Üzgün Anne Korkan Cocuk GMC'ler

    "O sahnelerden birini şöyle anlatıyor Özdemir; ''Çocukluğum ile ilgili hatırladığım ilk görüntü koskoca bir meydan. 4 yaşındayım henüz. Cemseler meydana dizilmiş. Vedalaşan babalar, ağlayan anneler… İşte o cemselerden biri babamı da alıp götürüyor. Annem her akşam transistörlü radyo başında haber bekliyor.'' Astsubay babası Kıbrıs Harekatı’na gidiyor ve elinde bir oyuncakla Kıbrıs gazisi olarak dönüyor."

    Koskoca meydanda çok sayıda insanın olduğu ağlayan anneler ve vedalaşan babaların  bulunduğu bir meydan. Cüneyt Özdemir o küçük yaşında olan olayın ne olduğunu anlamayacaktır. Ancak güçlü gördüğü çok sayıda insanın cemselere bindirilip götürülmesi ve arkasından bakakalması o anda yaşadığı duyguları çok derine kaydedecektir.

    Annesinin her akşam üzüntü ile radyo haberlerini takip etmesi, şehit olanların arasında kocasının adının olup olmadığını duymaya çalışmak ve sürekli kötü haber geleceğinden korkmak.  Bugün Cüneyt Özdemir'in haberci olmasını kolaylıkla açıklayabilir.  O aslında annesine ve annelere sevindirici haber vermekten hep hoşlanacaktır. Annelerin ağlamasını sağlayanlara ise tepki göstermesi çok doğal sayılmalıdır.

    5N1K

    Bugün 5N1K programı CNN Türk ile o kadar bütünleşmiştir ki, başka bir kanala geçmesi mümkün değildir. Başka bir gazetede yazması. Gideceği yer kalmadığı için programını yapmaya devam edecek ve devam edecektir.

    Babanın askeri otoritesinin yanında; üç kadının şefkatinden payını fazlasıyla almış Özdemir. İlkokul yılları asker uğurlanan asker gözlenen yıllar değil sadece Cüneyt Özdemir için. Geceyarılarına kadar sokağın yaşandığı yıllar aynı zamanda. Fonda Ümit Besen şarkıları; top peşinde koşuyor,  camdan kız kesiyor, caka satıyor; kapı zillerini çalıp kaçıyor; mahalleliden habire fırça yiyor…

    Astsubay olan babasının  sürekli olarak göreve gitmesi ile otoriteden uzak kalındığında elde edilen rahatlığı anlatıyor, yukarıda yazılanlar. Baba olduğu zaman uslu, olmadığı zaman yaramaz çocuk olarak büyüyor. Bu anlamda kendisi yer değiştirmekten, ev değiştirmekten, kanal ve gazete değiştirmekten de hiç hoşlanmayacaktır.

    Sonrasında orta okula ablalarının yardımı ve önerileri ile Yükseliş kolejine başlayıp, daha sonra mali koşullardan dolayı mahalle okuluna geri dönmesi başarısının birden düşmesini ağlıyor. Babasının para kaybetmesi ile okul değiştirmek gereği ortaya çıktığı için, paranın hayatta önemli birşey olduğunu o yaşlarda anlayacaktır. Hayatında belirli bir zaman sonra hiç geri dönüş yapmayacak ve geride bıraktıklarının adını bile anmayacaktır.

    Görüldüğü gibi yaşanan bir kaç olay Cüneyt Özdemir'in hayatını çok küçük yaşlardan belirlemiş ve onları gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Her ne kadar yaramazlık yapmak istese de, bulunduğu noktadan geriye düşebileceğini düşündüğü için, Türker Alkan'ın Radikal yönetimi ile çatışarak ayrılmasından sonra kendisine sorulan soruya " Ne diyebilirim ki" cevabını verebilmiştir. Yaramaz çocuğun daha farklı bir cevap vermesi gerekirken, bir şey söyleyememiştir. Otoritesini gösteren otorite karşısında "uslu" hale gelebilmektedir. Babasının evde olduğu zamanlardaki gibi.

    Bu anlamda Cüneyt Özdemir,  zarar görmüş ve darbe almış kadınlara karşı her zaman sevecen olmasına rağmen, kendisine otoritesini gösteren kadınlara karşı da o kadar insafsızdır.. Tabii ki zarar görmüş kadınları üzenlere de insafsız olduğu ve gazetecilik kriterlerini hiçe saydığı gibi.

    Röportajın diğer bölümlerinde ise Cüneyt Özdemir'in gazeteciler hakkında görüşleri de incelenmeye değerdir.

    Can Dündar : Fırça atarken iğneleyici,

    Erbil Tuşalp : Gazeteciliğine saygı duyulan kişi,

    Mehmet Ali Birand : Yetki veren, otoriter davranışı olmayan yönetici,

    Ayşenur Arslan : Sinirlenince çok bağıran yayın yönetmeni,

    Ali Kırca : Ayşenur Arslan kararlarını kabul eden anchorman,

    Çiğdem Anad : Mehmet Ali Birand'ın adamı iken, Kolayca Taha Akyol'un adamı olabilecek kadar esnek gazeteci,

    Serdar Akinan : İyi arkadaş, Mehmet Ali Birand'ı birlikte savunan televizyoncu,

    Bir de hüzünlü bir hikaye var röportajda. Cüneyt Özdemir şöyle anlatıyor.

    Trafik Kazası

    "Mahalleden bir kızdı. Karşılıklı apartmanlarda karşılıklı pencerelerden bakışırdık. 3-4 yıl sürdü bu bakışmalar. Ben ne zaman cama çıksam o da çıkıyordu. Bir gün sokakta  karşıma çıkıp ‘Ben sana aşığım’ dedi. Ben de ‘İyi ama sen daha çok küçüksün’ dedim. Aptallığa bakar mısın? Aşığım üstelik. Adı Ahu’ydu. Ben 12 yaşındaydım, o 9. Mahallenin varlıklı ailesinin kızıydı. Her yıl arabalarına binip yaz tatillerine giderlerdi. Bir gün gitti ve bir daha hiç gelmedi. Marmaris yakınlarında bir trafik kazasında ölmüş. Çok üzülmüştüm. Hala Ankara’ya gittiğimde o pencereye gözüm kayar…"

    O pencereye gözüm kayar diyerek, çocukluğunda yaşadığı bu olayı unutmadığını ifade eden Cüneyt Özdemir, röportajın daha sonraki kısmında şunu da söylemektedir.

    "Kırgınlıklarınız var mı?
    Var ama benim şöyle bir huyumda var tüm kırgınlıkları ve kızgınlıklarımı untuyorum. Hafızam siliyor. Resetliyor. Şu anda konuşmadığımız insanlarla biz neden küsmüştük hatırlamıyorum. Belki de en iyisi hatırlamamak. Zira bir kalbi soğutmak da , ısıtmak da kolay değil."

    Bu ise hiçbirşeyi unutmadığını zamanı geldiğinde gücü olduğunda bunu kullanacağını gösteriyor. Bir gazeteci kin tutabilir mi? Şu anda konuşmadığımız insanlarla biz neden küsmüştük hatırlamıyorum derken, hatırlamadığı nedenden dolayı küs kalmaya devam ettiğini ifade etmesi bunun bir göstergesi olsa gerek

    Ayşe Arman'a Kızgınlık

    Başarı Hayat Başarısızlık Ölüm mü yazısından  sonra Ayşe Arman hakkknda yazı yazan Cüneyt Özdemir, Kürtajın engellenmesine karşı direnen Ayşe Arman'a Twitter'dan saldırması da bunu net olarak gösteriyor

    Araları iyi iken verdiği röportajda  Cüneyt Özdemir Ankara şehri  için şöyle diyor.

    Ankara

    "Ankara'yı Özlüyor musun?

    Yok hayır, Ankara benim kurtulduğum yer, Ankara'ya dönmek en büyük kabusum, Ankaralıar alınmasın ama tamamen kişisel hikayemle ilgili travma."

    Bu kişisel travması, babasının Kıbrıs Harekatına katılması mı? Ahu'un ölümü mü?  Atatürk Lisesinde yediği dayaklar mı? bunu kendisi bilecektir. 

    Soner Yalçın

    Soner Yalçın ile ilgili söyledikleri de ilginç.

    İş, arkadaşlık, küslük, iş yapmadığında görüşememe, Türkiye'nin yaşadığı kırılma ve yapılan seçimlerle yolların ayrılması. Cüneyt Özdemir önemli bilgiler aktarmış.. Herhalde bu röportajı okuduğunda kendisini ne kadar açık ettiğini fark etmiş olsa gerektir. Yaptığı seçimler, işin ve paranın önemi, işin arkadaşlıktan önemli olduğu ve kendi zihinsel süreçleri röportajın son bölümünde aktarmış.   Gazetecilerin röportajlarını okumak bu anlamda daha da ilginç oluyor. Gazeteciliğin verdiği güvenle, sorulan sorulara düşünmeden cevap verdiklerinde çok açıkta kalıyorlar.  Cüneyt Özdemir'de böyle yapmış röportajının bu bölümünde. Soner Yalçın'la birlikte program yapan, başarılı olmayan Sağır Oda ve Ölüm Çiçekleri dizilerini birlikte yapan, Odatv'nin kurulması için baskı yapan ve kurduran ama daha sonra seçimini muhalif olmamak ve gücün tarafında olarak yapan Cüneyt Özdemir'in cümlelerini dikkatle okumanızı tavsiye ederim.

    "SONER’LE NEDEN Mİ AYRILDIK

    5N 1K’yı başta Soner’le birlikte yaptınız, onun içeride olması sana ne kadar koyuyor?
    - Soner, cezaevine girdiği ilk gün kendimi tuttum tuttum, sonra gecenin bir saati yalnız kaldığım bir an patladım, ağlamaya başladım. Çok üzüldüm. Soner’i benden daha iyi tanıyan çok az insan vardır. Kafasının içini bilirim. O da benimkini bilir. Bugün birbirimizle 180 derece zıt kutuplardayız, üç yıldır tek bir kez bile görüşmedik ama onca yılın yaşanmışlığı var.

    Dargın mısınız, küs müsünüz?
    - Ne dargınız ne de küsüz. Sadece konuşmuyoruz. Soner’le iş arkadaşlığımız biterken kendime şu sözü verdim: “Asla bir daha en iyi arkadaşınla iş kurma! Ya da iş ortağınla, en iyi arkadaş olma!” Zira işler kuruluyor, batıyor, ayrılınıyor ama o hengamede arkadaşlıklar da tuz buz oluyor.

    Peki neden ayrıldınız?
    - Soner’in nedenleri farklıdır kuşkusuz ama benim için, ortak iş yapamamanın sınırlarına dayanmıştık. İş yapış şeklimiz uyuşmuyordu.

    İdeolojik bir kavga mı...
    - Kavga hiç olmadı ama 2007 yılına kadar konuşabildiğimiz konuları konuşamamaya, tartışamamaya başladık. Türkiye, 2007 yılında çok ciddi bir siyasi kırılma yaşadı. Pek çok kişinin bunu çok kavradığını hâlâ düşünmüyorum. Biz bunu ilk görenler ve bizzat hayatımızın içinde yaşayanlar olduk. İkimiz de, siyasi düşüncenin iki ayrı yanına ayrıldık. Ama sessizce... "

    Bu cümlelerin yorumunu ise size bırakıyorum. Altı çizili olan cümleler çok şey anlatıyor. 

    Cengiz Eren

    NLP Uzmanı ve Eğitmeni

    http://www.erenlp.com

    Bu yazı NLP'nin Linguistik içeriğinde aktarılan bilgiler ve söylenen sözlerin gramatik, pragmatik, semantik açıdan incelenmesi ile hazırlanmıştır. Yorum niteliğindedir.  Yaşanan olayların kişiler üzerindeki etkisinin göstermeye çalışmaktadır.

     

  • Ferrarisini Satan Bilgeden sonra Secret için Köşe yazarını satan Yayıncı

    Ferrarisini satan bilgeden sonra köşe yazarını satan yayıncı
    İlginç bir durum sayılabilir. Son günlerin gündemde olan kitabı Secret'in yayıncısı  Biro Gündoğdu Rhonda Byrne ile röportaj yapabileceğini Ayşe Arman'a iletir. Ayşe Arman'da bu isteği kabul eder ve sorular hazırlar. Sonrasında öğrenilir ki, soruları cevaplayan kitabın yazarı değildir. Halkla ilişkiler firmasının adresini illegal olarak kullanan Birol Gündoğdu sorulara cevapları kendisi vermiş ve Amerika'dan gelmiş gibi Ayşe Arman'a göndermiştir.
     
    Böylece Birol Gündoğdu'nun Secret'inin e olduğu anlaşılır. Daha önce de Ferrarisini Satan Bilge kitabını yayınlayan Birol Gündoğdu'nun basınla ilişkilerinin ne kadar iyi olduğunu da göstermektedir. Sonuç Secret balonu yayıncısı sayesinde sönmüştür ve yaptıkları hukuki olarak suç teşkil etmektedir. Birol Gündoğdu için tek Secret'in "para" olduğu anlaşılmıştır ve büyük bir olasılıkla yayıncılık   hayatı sona erecektir. Böylece gazete köşelerinde OWO OWO bitirilimeyen OWO kitapları ve yayınevi biter. Ayşe Arman'in Hürriyet Gazetesindeki yazısı aşağıda. Dikkatli olarak okunması yararlı olacaktır.
     

    Ayşe Arman Yazısı

    Hayatta bir şey daha geldi başıma. Bir şey daha öğrendim.

    İnanılır gibi değil. Yıllar önce Stern Dergisi’nde olanlara, "Yok artık daha neler!" demiştim. Hitler’in anılarını satın alıp yayınlamışlardı, sahte çıkmıştı. Özür dilemişlerdi okurlardan. Hayretlere düşmüştüm. Düşmeyeceksin demek ki... Başıma geldi. ’Ortalıkta çok konuşulan, her yerde sözü edilen Secret kitabının yazarıyla röportaj yapmak ister misin?" diye sordu Türkiye’de kitabı basan yayınevi.

    Owo Mia. Sahibi, Birol Gündoğdu. Daha önce de "Ferrari’sini Satan Bilge"yi yayınlamıştı. Etrafımda küçük bir araştırma yaptım; dalga geçenler de vardı, ciddiye alanlar da ama kimse kayıtsız değildi, herkes için şöyle ya da böyle Secret, bir şey ifade ediyordu. Ben de "İsterim" dedim. DHL ile kitabın Türkçesi ve cd’si geldi. Ve yazar hakkında tüm dünyada çıkmış dokümanlar. Ayrıca Amerika’daki PR şirketi Edelman’la, Birol Gündoğdu’nun yaptığı yazışmalar. Dünyada pek çok gazeteci Rhonda Byrne ile röportaj yapmak istiyordu ve onlara değil, bana kısmet oluyordu. Talih kuşu ayağıma gelmişti. Oturdum, çalıştım. Sorular çıkardım, tercüme ettim, Birol Gündoğdu’ya yolladım. Ve beklemeye geçtim. Birkaç gün içinde cevaplar Türkçe’ye çevrilmiş olarak geldi. İki, üç soru haricinde hepsi cevaplanmıştı. Doğrusu huylanmadım. Çünkü cevaplar İngilizce verilmiş sonra Türkçe’ye çevrilmişti. Yer yer Türkçesini düzelttiğim bile oldu. Hatta metnin sonu, "Seninle uzun bir yolculuğumuz oldu..." (We had a long journey with you) diye bitiyordu. Türkçe’de böyle bir veda şekli olmadığından, tamamen çeviri olarak algıladım. Şüphelenmedim. * Allah’tan arkadaşlarım var... Kolu dünyanın her tarafına uzanabilen arkadaşlarım... Birkaç gün önce Gonca’dan (Karakaş) bir telefon geldi, "Ayşeciğim sana bir şey söyleyeceğim ama sakin ol tamam mı, istersen bir yere otur ve beni dinle" dedi "Hani sen Secret röportajı yaptın ya, o röportajda yanıt veren Rhonda değildi..." Nasıl yani? Başıma biri kurşun sıksa daha iyiydi. "Senin soruların Amerika’ya gitmiş, bunlar çok fazla denmiş, Rhonda da zaten seyahatte miymiş neymiş, cevaplanmadan, aynen iade edilmiş..." "Nasıl olabilir ki, sorular bana yanıtlanmış olarak geldi..." dedim. "Valla, birileri kitabı önüne almış, kendisini Rhonda yerine koyup, bir güzel cevaplamış..." dedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü tabii. Derhal Birol’u aradım. "Böyle böyle diyorlar. Nedir bu durum?" "Allah aşkına, böyle bir şey mümkün mü Ayşe?" dedi, "Bu, beni alenen dolandırıcılıkla suçlamak. Oysa, benim alnım açık..." O kadar sakindi ki... Açıkçası adama haksızlık yapıyormuşum duygusuna kapıldım. Hem nasıl açığa çıkmayacağını düşünebilirdi ki? Ölümüne susamak gibi bir şey. İnsanın yayıncılık kariyeri biter. Rezil olur, insan içine çıkamaz, kimsenin suratına bakamaz. Bunları da söyledim Birol’a, "Haklısın" dedi, "Deli saçması bir şey..." Ama "Arkadaşım Gonca, senin Edelman’la aranda geçen birtakım yazışmalardan söz ediyor" dedim, "Sen kitabın mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmasını istediğin için böyle bir yola gittiğini kabul etmişsin. Edelman da Gonca’ya bu mail’leri forward etmiş..." "İyi de senin arkadaşın o mail’leri bana forword etmiyor, şirket içi yazışma diyor, ne ile suçlandığımı bile bilmiyorum" dedi. Araştırma, bir iki gün "O böyle diyor", "Bu böyle diyor" diye, işin aslını öğrenmeye yönelik konuşmalarla geçti. Bu arada ben Edelman’ın ikinci başkanı Gerry Tschoop’a ulaşmaya çalıştım. Mail’ler yazdım, cevapsız kaldı. Derken, "Yanıt veremedim özür dilerim, seyahatteydim" diye bir mail ve telefon numarası geldi, hemen aradım... Ve gerçeğe ulaştım... Acı gerçeğe... Telefondaki adam da en az benim kadar şaşkındı, "Sadece sizin değil, bizim de başımıza böyle bir şey ilk kez geliyor" dedi, "Ne yapmamız gerektiğini kara kara düşünüyoruz. Ama 3 Haziran günü gazetenizde yayınlanan röportaj, tamamen hayal mahsulü bir röportaj..." Allak bullak oldum. Aldatıldım. Kandırıldım. Dolandırıldım. Dolayısıyla, ben de size sahte ve ayıplı bir mal sunmuş oldum, özür dilemekten ve kanuni haklarımı kullanmaktan başka yapabileceğim bir şey yok. Beni affedin lütfen. * Bu arada Birol Gündoğdu, aynı serinkanlılıkla beni aramaya devam ediyordu, "Bu meseleyi çözeceğim merak etme. Sana Rhonda’dan röportajı onaylayan kanıt getireceğim. Sen rahat ol, problem yok..." Ve bana Edelman’ın çalışanlarından Katia’nın telefonunu verdi, "Ara. Ben konuştum kendisiyle, telefonunu bekliyor" dedi, "Ama telesekreter çıkabilir, çünkü New York’ta 13 günlük bir kitap fuarında..." Arıyorum, mesaj bırakıyorum... Hiç bana geri dönen yok. İkinci başkan Gerry Tschoop’u arıyorum, mail’ler atıyorum, ıh ıh. O da herhalde yine seyahatte, artık ona da ulaşamıyorum. Ben röportajlarımı güven esası üzerine kurmuş biriyim, eğer ortada bir sahtekarlık söz konusuysa bunu önce benim açıklamam gerekir, o yüzden bu işin üzerine bu kadar düşüyorum. Ama herkes kapı duvar. Sonunda sevgilim bana diyor ki, "Birol Gündoğdu, sana yanıtları Türkçe yolladı değil mi? Onun iddia ettiği gibiyse, bu yanıtların İngilizce orijinalinin Amerika’dan gelmiş olması lazım. Ondan İngilizce orijinal mail’i iste..." "Aklınla bin yaşa!" diyorum. Arıyorum, "Birol, sana inanmak istiyorum. Bana bu yanıtların İngilizcesini yollasana..." "Ama ben sana yolladım" diyor, "31 Mayıs’ta sana ve sizin katta birine daha..." "Zahmet olmazsa bir daha yolla" diyorum. "Evdeyim, yarın olabilir mi? O mail işteki bilgisayarda" diyor. O arada, taze yalancı bir metnin oluşturulmasını engellemek için, "Hayır, bana şimdi lazım" diyorum. Apar topar işine gidiyor, gecenin bir yarısı bana 31 Mayıs tarihli bir metin gönderiyor. Allah Allah, gerçekten Amerika’dan Edelman’dan gönderilmiş. İngilizce yazdığım sorulara İngilizce cevap verilmiş. Tam karşımda duruyor. Üstelik şirket içinden başka birine de cc’lenmiş. Tepesinde de, "Her şeyi bir günde organize etmek kolay olmadı ama başardık" filan gibi laflar var. Haydaaaa... Ayıkla pirincin taşını... Gonca’yı arıyorum, anlatıyorum "Ama benim elimde de, Birol Gündoğdu’nun yalan söylediğini kanıtlayan mail’ler var" diyor, bu arada söylemeyi unuttum, arkadaşım Gonca, Edelman’ın Türkiye’deki temsilcisi. Kafam karışıyor yine. * Yine olayda adı geçen herkese mail yazıyorum. "Nedir bu ya!" diye. "Beni zan altında bırakıyorsunuz. Gerçeğe ulaşmak istiyorum, ulaşamıyorum. Türk yayıncı, sizin şirketinizden gönderilmiş bir mail attı bana. Hani bu röportaj sahteydi, cevaplar sizin şirketinizden ya da Rhonda’da gelmemişti... İddianızı kanıtlamanızı istiyorum..." Birol Gündoğdu’nun bana yolladığı, orijinal dediği röportaj mail’ini de ekliyorum. Acı cevabı o zaman öğreniyorum. "Sizi yollanan mail de sahte. Ve bu, çok ciddi uluslararası bir suç. Biz dünyanın en büyük PR şirketlerinden biriyiz, adımız kullanılarak, sahte evrak üretilmiştir. Hukuki yollara baş vuracağız. Çok üzgünüz, hem sizin adınız hem de bizim adımız düzgün olmayan bir işe karışmış durumda..." Ben bu yazıyı bitirmek üzereyken, Gerry Tschoop’tan yazılı bir açıklama da geldi. Evet buraya kadar. Artık bu işin araştırılacak bir tarafı kalmadı. Ben de işin gerçeğini en yakınlarıma, yani sizlere açıklıyorum. Kandırıldığım ve dolandırıldığım için tekrar özür diliyorum. Birol Gündoğdu’nun bundan sonra başına gelecekleri bilmiyorum. Sadece şunu biliyorum: Bir röportaj için, bir kitabı daha fazla sattırmak için değmezdi...

     

  • Görev Adamı Yılmaz Özdil Ropörtaj ve Fazıl Say ve Analiz

    yilmaz ozdil taşlanmış blujin giyen adamAyşe Arman Röportajları

    Ayşe Arman röportajları önemli. Zira sorduğu sorularla ve aldığı cevaplarla aslında kamuoyuna röportaj yaptığı kişiler hakkında düşündüğünden daha önemli bilgiler aktarıyor.

    Yılmaz Özdil Röportajı

    Yılmaz Özdil ile yaptığı röportaj da bu anlamda önemli. Yılmaz Özdil, dobra konuşan, verilen her görevi iyi yapmaya çalışan ve köşe yazarlarını sevmeyen biri. Gazetelerde köşe yazarlarının fazla olduğunu düşünüyor. Röportajda çok önemli bir cümlesi var. "Benim iki sürekli okurum vardır, patron ve yayın yönetmeni". Yazıda bu cümlenin ve  röportaja akan bilgilerin ne kadar zengin olduğunu göreceksiniz.  Röportaj Tarihi 19 Ağustos 2007

    Kelime oyunları ile köşelerini dolduran Yılmaz Özdil, yazılarının son paragrafında insanlara bu sonuçları siz yarattınız mesajı veriyor. Kendi toplumundan ayrışmış olan insanlar da Yılmaz Özdil'in yazılarını paylaşıyorlar.  

    NLP'nin Linguistik Yorumları Yorumları

    Gazeteciliği bir iş olarak gören köşe yazarlarının yaptığı işi önemsemeyen ama köşe yazarı olan, Eyüp Can'ın sözleri ile "Güzel yazıyor ama ilkokul 4-5 düzeyinde yazıyor" dediği yazar Yılmaz Özdil. Son dönemin televizyon ve gazetedeki Star'ı olarak görünen Yılmaz Özdil'i incelemek bu anlamda ilginç olacak. Babasının, Dinç Bilgin'in babasının şoförü olmasından dolayı basınla tanışması küçük yaşta başlıyor.  Basın içindeki entrikaları, kuyu kazmaları küçük yaştan itibaren görmüş durumda. ÖSS Puanının Basın Yayın Yüksek okuluna yetmesinden dolayı okuluna da gidiyor ve babasının zoru ile de Yeni Asır'da çalışmaya başlıyor. Bu anlamda tam bir görev adamı. Babası "Gazeteci ol" diyor; oluyor, Umur Talu "İstanbul'a gel" diyor; gidiyor, Cem Uzan gazete çıkarmak istiyor, Fatih Çekirge "Gel" diyor; gidiyor, Turgay Ciner "köşe yaz" diyor; yazıyor, "ATV'yi yönet" diyor; yönetiyor.

    Şimdilerde ise Uğur Dündar'dan dolayısı ile televizyondan ayrılmış ve Hürriyet'te Bekir Çoşkun'un yerinde köşe yazıyor. İlginç nokta ise çalıştığı patronların sahip olduklarını kaybetmesi. Dinç Bilgin Sabah ve ATV'yi, Cem Uzan Star TV ve Star gazetesini, Turgay Ciner Sabah ve ATV'yi kaybediyor, çalıştığı dönemlerde veya bu dönemlerden kısa bir süre sonra. Halk içinden geldiği için halkı ve halkın nasıl düşündüğünü biliyor ve tanıyor. Başarısının altında bu saklı.  Ancak artık halkın içinde olmadığı için bu bilgilerde de bir zayıflama olmuş olabilir mi? Babası ile gurur duyuyor olması aslında kendisinin de bir anlamda şoför olmasını sağlıyor ama daha  değişik bir boyutta. Babası hangi araba olursa olsun kullanırken, o da kendisine medyada hangi görev verilirse verilsin yapıyor. Bu anlamda tam bir "görev adamı" diyebiliriz. Çocukluktan beri elde ettiği kaynaklar bu görevler sırasında da en önemli yardımcısı oluyor. Başarıyı her içerikte bu kadar kolay yaşayan biri için ilk başarısızlık, ciddi bir sarsıntı yaratabilir. Söylemlerine bakıldığında, söylemleri de hayli sert ve ilginç.

    Ev Yakmak, Parmak Kırmak 

    Çocukluğu hakkında söyledikleri sertliğini ve sınır tanımazlığını açıklıyor. Parmak kırması da maç içindeki "kazanma" hırsını.
    "Çok haylazdım. Mahallede ev de yaktım, futbol maçında parmak da kırdım."

    Basından ayrılmak isteyip istemediği sorulduğunda verdiği cevap bundan sonra da basından kopamayacağının bir göstergesi.
    "Demez miyim? Çok dedim ama artık bulaşmıştım."

    İstemesinin mümkün olmadığını ise "Ne görev verildiyse onu iyi yapmaya çalıştım."  cümlesinde açıklanıyor. Kendisinin bir şeyi isteyebilmesi kolay değil, hele kendisi için. Milliyet'e geçmesi ise "O sırada Milliyet'in genel yayın müdürü Umur Talu'ydu. İstanbul'a gelmek ister misin, diye sordu. Şartlar da iyiydi." cümlesi ile açıklanıyor. Bu noktadan itibaren İstanbul'da basın dünyasında parlayan bir yıldız olacaktır. Milliyet Gazetesinde Ufuk Güldemir ile birlikte çalışması farkında olmasa da ona çok şeyler kazandıracaktır. Ancak Ufuk Güldemir'in Milliyet'ten ayrılması, HaberTürk sitesi ve Televizyonunu kurması ve daha sonra da kansere yakalanması ve vefat etmesi de bu dönemler içinde sayılabilir. Ufuk Güldemir ayrıldığında Milliyet'te kalan Yılmaz Özdil, Fatih Çekirge Star Gazetesinden ayrıldığında onunla birlikte ayrılacaktır. Aşağıdaki cümleler içinde "kitabımda yoktu" yapmadım cümlesi ile çelişki ortaya çıkaran bir durum gibi görünüyor.

     "Sabahçılar, Ateş diye yeni bir gazete çıkardılar, oraya gittim, çok da keyifliydim,", "Tam o sırada Star Gazetesi çıkıyordu, ben de oraya gittim.", "Önce Fatih Çekirge istifa etti, benim kalmamı istediler, kitabımda yoktu yapmadım.",  Kenan Sönmez, ""Fotomaç Gazetesini yapar mısın?" dedi.", "Sonra Turgay Ciner, ATV haberin başına gelmemi istedi." Bu cümleler Yılmaz Özdil'e iyi bir teklif yapıldığında kolaylıkla dış önermeleri kabul ettiğini gösteriyor.

    Gazeteciler

    Gazeteciler hakkındaki düşünceleri ise çok sert "Gazetecilerin önemli bir bölümü, zavallı insanlardan oluşuyor."

    Aziz nesin "Türk insanının %60'ı aptaldır" demesi gibi bir cümle. Gazeteciliği küçük yaşlardan beri tanıyan bir kişinin bu cümleleri, acaba bir gözlem sonucu mu? yoksa bir önyargı mı? Gazeteciliği iş olarak gördüğünü de anlatıyor.   "Ve ben yaptığım işin ticari bir iş olduğunu hiç unutmadım.".  Yaptığı işe bu şekilde bakmak ona tarafsız bakış sağlasa da kendini hissedemediği bir ortamda çalışması, "ben sizden değilim ama başarılı olduğum için bana bu işler teklif edildi, "  demek istiyor olabilir.

    "Gazete, dünyada ekmekten daha kısa ömürlü tek ürün." Gazetenin ömür olarak ekmek ile kıyaslanması, yaptığı işi sevmediğini de gösteriyor. Zira gazete her ne kadar kısa ömürlü bir ürün olsa da, gazete içinde yazılanlar tarihe geçiyor. Yenen ekmek ise en fazla sekiz on saat içinde vücuttan dışarı atılıyor. Köşe yazılarının da kısa cümlelerle yazılıyor olması da bunu gösteriyor. Ancak gazeteyi ve yazının gücünü, geleceğe etkilerini düşünmüyor olması, aklına o günün çağrışımları ile çok fazla uğraşmadan yazmasını sağlıyor ve yazdıkları çok okunuyorsa, bunun sadece bir sebebi Hürriyet gazetesi ve 3.ncü sayfa da olmasından  başka bir şey olmasa gerek. Geçmişte çok okunan ve aynı yerde yazan Bekir Coşkun'un Habertürk ve sonrasında Cumhuriyet'te tiraj artışı sağlayamamış olması, Hürriyet'in gücünün göstergesi.

    Hürriyet Gazetesi

    Bu şekilde baktığı gazeteye "Bir gün yine gazete yapacak olsam Hürriyet'e benzemeyen bir şey yapmak isterim." diyerek, gelecekte ne yapmak istediğine dair bilgi de aktarıyor. Zira bir gazetenin beş milyon satabileceğine dair bir inancı olduğunu
    da röportajdan öğreniyoruz. Alt mesaj günde beş milyon gazete satmak isteyenler bana gelsin mesajı olarak algılanabilir.

    "Bir gün spora futbolla alakalı bir yazı yazdım. Turgay Ciner okumuş, dedi ki "Sen, yazı yaz!" "İyi" dedim ben de..."
    Patrondan gelen her önermeyi kabul eden yapısını burada bir kez daha görüyoruz. Dinç Bilgin'in babasının, kendi babasına "Çeşmeye gidelim" demesi ile Turgay Ciner'in  "Sen yazı yaz" demesi arasında bir fark olmadığını da görüyoruz.

    Uzun köşe yazısı yazan yazarları için "Tabii bu onların ne kadar yeteneksiz olduklarını gösteriyor."söylemi düşüncelerini aktarıyor ama köşesi büyük olan yazarlar buna bir tepki gösteremiyorlar herhalde. Ya da üstlerine alınmıyorlar.

    İki Okuyucu Patron ve GenelYayın Yönetmeni 

    Patronlar ve yayın yönetmenin gücünü kabul ettiğini ve yazılarını kimin için yazdığını "Ve benim iki sürekli okurum vardır: Patron ve yayın yönetmeni. Aksini söyleyen yalan söyler. Yani ben istediğim kadar ayak oyunu yapayım, istediğim kadar takla atmaya çalışayım, neticede o köşeyi veren, alır... "cümleleri ile anlatıyor. Patron okuduğunda yazı güzel olmuş diye düşünüyorsa, işlem tamam demektir. Ancak Eyüp Can'ın "ilkokul 4-5 düzeyinde yazıyor" demesi, Yılmaz Özdil'in patronlara nasıl baktığını da anlatıyor olabilir.  Kısa cümleler ve kısa yazılar, fazlaca boş aralıklarla oluşturulmuş, büyük bir köşe.

     Bu röportajda Ayşe Arman'a mesajlar var.

     Köşe yazmaya başlayınca neyi fark ettiniz?

     - Köşe yazarlarının kendilerini ne kadar önemsediklerini...

     Peki zaman içinde markalaşan yazar yok mu?

     - Ben öyle düşünmüyorum. Dükkan onun...(patrondan bahsediyor)

     Yine de önemli olduğunu düşünen yazarlar yok mu?

     - Onları orada tutmak hata...

     Bu sorularla Ayşe Arman kendi köşe yazarlığını ve Yılmaz Özdil'in köşe yazarlarına bakışını öğrenmeye çalışırken aldığı cevaplar, hiç de beklediği gibi olmuyor. Köşe yazarlarının boş bir işle uğraştığını düşünen Yılmaz Özdil'in köşe yazması köşeye sıkıştığını da gösteriyor. Yılmaz Özdil bir gazeteye yayın yönetmeni olursa, köşe yazarlarının işi çok zor hale gelecek ve işlerinden olacaklar.

    Böylece Yılmaz Özdil'in kendisini İstanbul'da yaşadığı halde, İzmirli olduğunu, ancak artık İstanbul'dan kopamayacağını, köşe yazarı olmasına rağmen, diğer köşe yazarlarını değil,  habercileri daha çok sevdiğini, halkı tanıdığı için patron adına halka istediğini vererek gazetenin daha çok satılmasını sağlamaya çalıştığını anlayabiliriz. 

     Müjdat Gezen Vakfında açılacak Televizyon okulu ile ilgili olarak yazdığı 28 Aralık 2010'da yazdığı yazının son paragrafı da ilginç. Yılmaz Özdil'in gelecekte nasıl bir iş yapmak istediğini de gösteriyor.

     "“Haber”i bana ayırdıkları için, hadi bi de haber vereyim sizlere: Ücret almadan hizmet vereceğimiz bu okul, şimdilik okul...
    Bildiğin televizyon kanalı olarak yayına başlayacak, azzz sonra!"

     Bahsedile bu proje henüz hayata geçirilememiş durumda.Müjdat Gezen Vakfından geçereken bakıyorum, henüz bir tanıtım yapılmamış durumda.

    Cengiz Eren

    NLPUzmanı ve Eğitmeni

    http://www.erenlp.com

     

    En son Fazıl Say ile yaşadıkları ve Fazıl Say'ın Yılmaz Özdil hakkında yazdıkları  bilinmesi ve okunması gerekiyor.

     

    fazil sayFAZIL SAY'IN yazısını okuyabilirsiniz.

     

    HAYATIMDA YAZDIĞIM EN AĞIR YAZI

    YILMAZ ÖZDİL

    "mişın impasibıl" mış, "Mozart sidisi"ymiş "Anjelina coli"ymiş...

    Buna otomatik reaksiyonlarla gülmek zorundaymışız.. çok komik.. hahahahahah... değil mi?

    Bu tek haneli i q (ay kü) bir yere kadar.

    29 Ekim kahramanlık yazıları?

    İzmirlilik bilmem nesi?

    10 Kasım?

    Atatürk?

    Hadi canım sende..."Yeni -Doğan-Medya -maaşı" ne kadar izin verirse, o kadar..O kadar çağdaşlık.. O kadar gerçeklik...

    Asla elini taşın altına sokmadan yazılan yazılar, asla fikir üretemeden, asla kontrevers olamayan, karşıt olamayan, asla bir yandaş medya yazarından farklı olmayarak, iktidarı eleştirdiği konularda "süt fiyatı arttı- tarımcılık kötü oldu- esnaf zor durumda-Maykıl Daglıs- Bred Pit- Alman konsolosuna mektup- Fransa bize vize vermedi vesaires-ben arabeskimi dinlerim arkadaş "ve vesairesi ve ve vesairesini aşamayan, asla gerçek sorunlarla mücadele etmeyen, dolayısıyle hiç bir tehlike taşımayan, "büyük(!) yazar" güzel hayatında (tesadüfen gişe yapmak isteyen 3-5 tiyatrocunun köşe yazılarından derlediği ) bizlerin adına sanat diyemiyeceği oyunun-sözde yaratıcısı olan, ve böyle bir yalanı yutmamızı isteyen....

    Olmaz o...

    Burası 127.000 kişinin okuduğu bir facebook grubudur.Burdan da bir şey denir...

    Ben 3 ay önce bıraktım kendisini okumayı.. Sıkıldım. Sıkıldım "Maykıl Daglıs'tan ve "Kevin Kastnır"dan..

    Benim dostlarımın çoğu bir yıl önce sıkılmıştı...

    Sıkıldık biz senden Yılmaz..

    "Toparla" filan da diyemiyeceğim... Toparlayacak adama toparla deriz de, senin denizin 30 santim sığ sular, sana diyemeyiz...
    maaşını güzel güzel al.... Arabeskini güzel güzel dinle burdan sana başka bir deneyim gelmeyecek.. Mektubumu da iyi oku...

     FAZIL

    Cengiz Eren

    NLP Umanı ve Eğitmeni

    http://www.erenlp.com

     

TOP