Benim
başıma ne geldiyse meraktan geldi. Önce "Nedir bu NLP?" diye merak
ettim. Nöro Linguistik Program. Sonra "Kimdir bu NLP’yi başımıza
saran?" dedim. Bir isim çıktı karşıma: Cengiz Eren.
Onunla, Türkiye’nin ünlülerini konuştuk. Nerede hata yaptılar?
Nerede kazandılar? Anlaşılan, toplum önünde olmak bizim
zannettiğimizden çok daha zor. Bedelleri çok daha ağır. Ve bu toplum,
insanların ağzından çıkan her şeyi onlara ödetiyor. Valla, ne
söylüyorsa, Cengiz Eren söylüyor. Hiçbiri benim fikrim değil tamam mı?
Bu söyleşi Bodrum’da gerçekleşti. Şahane bir açık hava müzesinde:
Aspat. Cengiz Eren’in anlattıklarını dedikodu dinler gibi dinledim.
Memnuniyetinizi bana, şikáyetlerinizi kendisine iletin lütfen...
Her
şey mükemmel giderken, birdenbire tepetaklak oluverir. Ve biz kendimize
sorarız: "Ben nerede hata yaptım?"
- Evet,
hepimizin başına gelir. Ama hatanın nerede yapıldığını bulmak çok da
kolay değil. Dil bu anlamda çok önemli. Çünkü dil, zihnimizde olan
buzdağının uç noktası. Bizler söylediklerimizle, farkında olmadan bir
sürü şeye yol açıyoruz. Olumlu ya da olumsuz, iyi ya da kötü.
Ağzımızdan çıkanlar, kimlik değerlerimize, dini değerlerimize, milli değerlerimize ya da aile değerlerimize ters
düşüyorsa, toplum bizi cezalandırıyor. Mesela Recai Kutan, bir gün
ateşli bir konuşma yapıyordu, o günlerde de Türkiye ve Suriye arasında
Apo krizi vardı, birden bire "Sapık Aleviler!" dedi, beş dakika sonra
"Ben Suriye’deki Aleviler için sapık dedim" diye düzeltti ama olan
olmuştu, sadece Recai Kutan değil, Fazilet Partisi de bitti.
Güner
Ümit hadisesi de böyle bir şeydi, değil mi?
-
Evet o da sunuculuk yaptığı yarışmada "mum söndü" dedi, farkında
olmadan insanların dini değerlerine hakaret etti. Oysa bir televizyoncu
olarak, bugün Acun Ilıcalı’nın olduğu konumdaydı. Kendi gücünü aşırı
hissettiği için her şeyi söyleyebileceğini düşündü. Ama onun da hayatı
kaydı. Dikkatli olunması gereken nokta şu: Zihnimiz temiz değilse, her
zaman ağzımızdan bir takım şeyler çıkabilir, Türkçesi çuvallayabiliriz.
Peki
ne yapacağız?
- Sadece yazılı metinlerle
konuşacağız. Bu hatalar hep emprovize konuşmalarda ortaya çıkıyor. O
yüzden bir dönem Amerika’da senaristler boykot yapınca, hiç kimse bir
şey söyleyemez oldu. Çünkü sadece kontrollü konuşuyorlar, önlerine
verilen metni okuyorlar. Zihniniz temiz değilse, böyle yapmakta fayda
var. Mesela Ata Demirer, ona "Evli misiniz?" diye soran 17-18 yaşındaki
bir kıza "Niye soruyorsun? Verecen mi?" dedi. Ata Demirer de bu olay
üzerine çok şey kaybetti. O günden sonra çok büyük bir yükseliş
kaydetmedi.
Mehmet Ali Erbil peki?
-
O da düşüşte. Ama bu toplum, ona gösterdiği toleransı çok az kişiye
gösterdi. Biliyorsunuz sakat bir gencin pantolonunu indirdi, don da
beraber inince, çocuğun penisi göründü. Yapılmaması gereken bir hata.
Niye
ona iltimas geçiliyor?
- Adam özel bir
yetenek ve bu toplum bunu biliyor. Mehmet Ali Erbil’in temel sorunu
babası. Ciddi problemleri var babasıyla ilgili. Babanın parasız olması
mesela. Bu yüzden parayı hiç sevmiyor ve kazandığı bütün parayı
harcıyor. Babasıyla hesaplaşması, kumar içeriğinde de devam ediyor.
Mehmet Ali Erbil, "kaybetmemek için kazanmamak" stratejisini
kullanıyor. Kumarda paraları kendisi verirse, kaybetmemiş olacak. Böyle
çok insan var, "terk edilmemek için terk eden", "sevmemek için
sevilen", "düşmemek için yükselmeyen." Hülya Avşar da Mehmet Ali Erbil
gibi Türk toplumunun tolerans gösterdiği sanatçılardan biriydi.
Ondan
niye -di’li geçmiş zaman olarak söz ediyorsunuz?
-
Çünkü o da toplumun gözünde değer kaybedenlerden. Ne yazık ki, o da
düşüşte. Bugüne kadar ikili sistemi inanılmaz iyi kullandı. Yıllar
içinde Gülben Ergen’le, eski eşi Kaya Çilingiroğlu’yla hep ikili sistem
oluşturdu. İkili sistemin faydası şu: insanlar farkında olmadan ya
taraf olurlar ya da sizi reddederler ama hep takip ederler. Uzun bir
süre böyle idare etti ama sonra eşinden boşandı ve Sadettin Saran’la
flört etmeye başladı. Görüntüler çekiliyor, "Yakalandı, yakalanmadı!"
derken, o günlerden birinde, anne Emral Avşar ekrana çıktı,
"Nasılsınız?" filan diye soran gazetecilere, birdenbire kafasındaki
peruğu çıkardı ve "Ben kanser tedavisi görüyorum!" dedi. Bu işte, Hülya
Avşar’ın kaybetmeye başladığı andır.
Neden?
-
Annesinin sağlığıyla uğraşmak yerine, aşk meşk derdinde gibi algılandı.
Türk toplumu böyle şeyleri affetmez.
Ama bu
haksızlık. Annesiyle ilgilenmediğini nereden biliyorsunuz?
-
Belki ilgileniyordu ama bunu bizim de bilmemiz gerekiyordu. "Annem
hasta, lütfen peşimi bırakın, benim şu anda aşk-maşk düşünecek halim
yok" filan demeliydi, olan biteni izah etmeliydi. Farkında olmadan
Hülya Avşar, sistematik değer kaybına uğradı. Pinpon topunu suya
koyarsınız, en üste çıkar. Orada istediği kadar yüzebilir ama alt
taraftan çok ciddi bir darbe geldiğinde, pinpon topu fırlar ve artık
tekrar o suyunu içine düşmez. Aile, din, milli değerler gibi birtakım
bilgiler üzerinde negatif süreçler başlamışsa, geri dönüş zor.
İyi
şeyler üretmek, en iyi cevap değil mi? Ortaya o kadar iyi işler
çıkarırsınız ki, kimse bir şey diyemez...
-
Tamam, bir pozisyon elde etmişseniz, onu korumanız ve sürekli
desteklemeniz gerekiyor. Üretmek de her zaman yetmiyor. İnsan yine
değer kaybedebiliyor, Cem Yılmaz mesela.
Ne
yani! O da mı değer kaybetti?
- Evet,
çektiği filmler iyi değildi. Şu an çektiği filmde de biliyorsunuz seyis
öldü, çok büyük bir talihsizlik. Seyisin ailesine maddi yardımda
bulunmuş ama bence o filmin artık çekilmemesi gerekiyor.
Niye?
- Düşünsenize, "Atın başı, çamura
gömülmüştü" diye yazdılar. Yani at, yanlışlıkla bataklığa giriyor, başı
çamura saplanıyor, başını çıkaramıyor, can havliyle sırtındaki seyisi
atıyor, o da bataklığa düşüyor, ikisi birlikte ölüyor...
Büyük
bir trajedi ama bütün bunların filmle alakası ne?
-
Algısı bile insanı filmden soğutuyor. O bataklık duygusu, farkında
olmadan bize de geçiyor. Kokusu, rengi, bütün o sevimsizliği. İnsan
algısı çok tuhaf. Mesela Bedrettin Dalan en güçlü olduğu zamanda çıktı
dedi ki, "Haliç’i gözlerim gibi mavi yapacağım!" Şimdi Dalan’ın
gözlerinin mavi olduğunu bilen insan sayısı onu sadece yakından
görenler. O sırada da birtakım yolsuzluk söylentileri olduğu için,
Haliç’in çamuru -hem de en seçilebileceği dönemde- farkında olmadan
Dalan’ın gözlerine bulaştı. Ve bu, Türkiye tarihini değiştirdi. Önce
Nurettin Sözen, ardından Tayyip Erdoğan geldi. Bu güç meselesi de,
toplumdaki önemli hadiselerden biridir. Gücünü kötüye kullandığını
düşündüğümüz insanlar da gözümüzde değer kaybediyor...
Örnek
verin?
- Reha Muhtar mesela. Bir
televizyon kanalının başındaydı, elindeki gücü toplumun istemediği bir
biçimde kullanmaya başladı, bugün sadece köşe yazan bir gazeteci. O
eski Reha Muhtar değil, başka biri. Çünkü elindeki güçle baş edemedi.
Türk insanı güçlü olanı sevmiyor aslında, mazlumdan yana. Gerçi hem güç
kullanıp, hem hata yaparsan seni affediyor. İbrahim Tatlıses mesela,
hata yapıyor sonra ekrana çıkıp ağlıyor, halk onu tekrar bağrına
basıyor.
Bilerek mi ağlıyor?
-
Yok. Bence, o da bulunduğu yerden memnun değil. Kurtulmak için bir sürü
iş kurdu, ama bir türlü kurtulamıyor. Ama işte o da düşüşte. Onun da en
son hatası, Yıldız Tilbe’yle yaşadığı olay: Hilmi Topaloğlu’nu
kastederek, "Seni o pezevenklerin elinden ben kurtardım!" gibi bir laf
etti. Burada çok kritik bir şey var, Türkiye’de ölmüş insanın
arkasından kötü konuşulmaz.
Ama dikkat
edilmesi gereken çok kural var! Ölünün arkasından konuşma, annen
hastayken áşık olma, kibirli olma, bir güç kullan bir hata yap, sonra
ağla seni affetsinler...
- Eee medyanın
önünde olmak kolay değil. Kamusal figürlerin işi, normal insanlardan 10
kat daha zor. Bir hata yaptıktan sonra mesela, bir değişim süreci
başlatmaları gerekiyor. Bizde insanlar bunu da yapamıyorlar, geçmiş
stratejileriyle devam ediyorlar. Gerçi Reha Muhtar yeni bir konuma
geçti, baba oldu filan. Gülben Ergen de Mustafa Erdoğan’la evlenerek ve
anne olarak, geçmişteki tüm talihsizlikleri unutturdu. Büyük bir başarı
bu, zihinsel algımızla oynadı. Bir de tabii kendilerini tamamen farklı
pozisyonlayanlar var, Özer Çiller gibi. Bir dönem İstanbul Bankası
Genel Müdürü’ydü, başbakanın eşiydi, gücü temsil ediyordu, o güç
tamamen kaybolunca, bir guruya dönüştü! Geçmiş hayatında Rus çarı
olduğunu filan söylemeye başladı.
Gücünü
kaybetmeyen var mı?
- Yok, önemli olan şu:
Gücü takmamak gerekiyor. Takarsanız, kaybedersiniz. Çünkü gücü
önemsemeye başladığınızda, farkında olmadan kendinizi tanrısal bir
kategoriye koyuyorsunuz.
Başbakan’da
böyle bir durum var mı?
- Şu anda yok. Ama
kimi daha başarılı görüyorsunuz derseniz Abdullah Gül’ü, Erdoğan’dan
daha başarılı buluyorum. Bütün dünyada, karizmatik liderliğin sonuna
gelinmiş durumda. Artık bizden biri gibi olan liderler tercih ediliyor.
Putin çok güçlü bir adam ama halkın yapacağı işleri yapıyor, gidip
balık tutuyor mesela. Özal biliyorsunuz bu işleri ülkemizde başlatan
liderdir, şortuyla dolaşırdı.
BU
RÖPORTAJDASÖYLEDİĞİM HER ŞEY YANLIŞ OLABİLİR
Bütün
bu söyledikleriniz yüzde 100 doğru mudur? Yanılma payı yok mudur?
-
Benim söylediğim her şey yanlış olabilir. Ama bir başka şey daha
olabilir, bize bugüne kadar söylenen her şey de yanlış olabilir. Neye
inanıp neye inanmayacağınız size kalmış. Burada önemli olan nokta doğru
ya da yanlış olması değil. Farklı bakış açılarını ve yorumlama
yeteneğini hayata geçirmek.
Sizin
yaptığınız tam olarak nedir? Terapist, psikolog değilsiniz...
-
Değilim.
Nesiniz peki?
-
Ben zihinsel detoks yapıyorum. Zaten psikoloji biliminin de aslında
mühendislik alanı olduğunu düşünüyorum. Bir psikoloğun akışkanlıklar
mekaniğini, elektrik devrelerini öğrenmesi gerekiyor. Çünkü zihnimiz bu
sistemlere göre çalışıyor.
CENGİZ EREN
KİMDİR?
Yenice’de doğuyor. Baba istasyon
şefi. Trenleri çok seviyor. Ama yol mu yolcu mu, tren mi istasyon mu
olacağına hiçbir zaman karar veremiyor. Ortaokul için İstanbul’a
geliyor. Her zaman yaratıcı biri olmuş; bunu sınırsız ortamlarda, yani
doğada büyümesine bağlıyor. Tabii üzerine bilgi de ekliyor. Yıldız
Üniversitesi’nde Elektrik Mühendisliği okuyor. Uzun bir süre mühendis
olarak çalışıyor. Kadınlar hayatında hep önemli rol oynuyor. Kadınlar
uğruna şehirler değiştiriyor, hatta meslekler. Ereğli’de çalışırken
áşık olduğu kadın uğruna İstanbul’a yerleşiyor, bir başkası uğruna
tenise başlıyor. İşte yine sevgililerinden biri, yıllar evvel ona bir
kitap (Tennis: The Mind Game) hediye ediyor. NLP tekniklerinin tenise
uyarlanmış hali. O kitabı okuyor, okuduklarını hayata geçiriyor ve bir
sürü kupa kazanıyor. "Ben bu işi adam gibi öğreneyim" diyor ve
Amerika’da NLP eğitimi alıyor. Bugün Türkiye’de NLP denince akla Cengiz
Eren geliyor. Bu konuda kurumsal seminerler veriyor. Ayrıca uçak
korkusundan, kekelemeye kadar pek çok konuda insanlara çare buluyor.
Yaptığı şeye de "zihinsel detoks" adını veriyor.
Cano’da
hata yaptı
SEZEN AKSU
İki Sezen
Aksu var. Biri sahnedeki; insanları güldürüyor, kahkahalara boğuyor,
müthiş bir "stand-up"çı. Diğeri ise o şarkıları yazan Sezen; acı çeken
biri. Bu ikisi birbirinden çok farklı. Biz yalnız Sezen’i hiç
görmüyoruz, kendisini göstermiyor, biz hep diğerini görüyoruz. Oysa
yalnız Sezen’in çok önemli kayıpları oldu. En sonuncusu da köpeği. Bu
konuda onu biraz suçluyorum, ama en çok onun acı çektiğini bildiğimden
haline de üzülüyorum. Köpeğini sahneye çıkarması, hem seyirciye hem de
köpeğe ciddi bir darbeydi. Bir köpeği 5 kişinin önüne çıkardığınızda,
korkar, hem de inanılmaz bir şekilde. Düşünsenize 5 bin kişi avuçları
patlayıncaya kadar alkışlıyor. Ama o kadar iyi terbiye edilmiş bir
köpekti ki, hiçbir şey yapamaz hale gelmişti. Arabada unutulduğunda da
hiçbir tepki gösteremedi. Aynen sahnede olduğu gibi. Ve öldü.
Ama
Sezen’in bir dokunulmazlığı var. Bu toplumun seçkin insanlarıyla
iletişim kurması ona dokunulmazlık sağlıyor. Onun hakkında olumsuz
yazıları bir tek Oray Eğin yazıyor. O da, annesine gösteremediği
tepkiyi başkalarına gösteriyor. Bir köşe yazarının yapmaması gereken
şeyi yapıyor, kin tutuyor. Kin tuttuğunuzda zihni kirletiyorsunuz,
yanlış programlanıyorsunuz.
Ölümüne kadar
yerini koruyan tek kişiydi
ZEKİ
MÜREN
Peki yerini koruyabilen
kimse yok mu?
- Var. Bu ülkede gelmiş
geçmiş sanatçılar arasında, ölümüne kadar yerini koruyabilen tek kişi
Zeki Müren. Kilolu dönemlerini hiç görmedik mesela. Yaşlanmış halini de
bize göstermedi. Ama Bridget Bardot’yu gördük, Marlon Brando’yu da.
İster istemez algımızda yer değiştiriyorlar. Ama mesela Michael
Jackson’ı da yaşlanmış görmedik. Yaşlanamadan öldü, James Dean gibi.
Hani
biz artık normal liderler, "star"lar istiyorduk.
-
Bu, bulunduğunuz konumla ve yaptığınızla ilgili. Sahnedeyseniz, halktan
biri gibi davranamazsınız. Sahneden indiğinizde ne yaparsanız yapın ama
mümkünse çok da görünür hale gelmeyin. Ajda Pekkan mesela, bu açıdan
çok başarılı ve yerini koruyabilmiş durumda. Biz aslında onu hep
sahnede görüyoruz. Sahne dışında belki yüzünü yakından görsek, bizde
iticilik yaratacak, ama sahnede yaratmıyor.
Yani
sahnede tanrıça olacak, inince halktan biri gibi davranacak ama biz
onun defolarını, zaaflarını da görmeyeceğiz!
-
Evet aynen. Gücünü gerektiğinde kullanabilecek ama çok da gözümüze
sokmayacak. Sırat köprüsünün üzerinde gitmek gibi bir şey. Çok zor.
TARKAN
Çöküşte
olduğu için en üzüntü duyduğum isimlerden biri Tarkan. Nereden nereye?
Tepeye çıktıktan sonra bir süreç başlatamazsanız, iniyorsunuz. Tarkan’a
da öyle oldu. "Kıl Oldum Abi" dönemlerine döndü. Birkaç sebebi var;
Tarkan bu reklam işlerine çok önem verdi, sanatçıların reklamlarda
oynamamaları gerekiyor. En önemlisi de starların etrafında bir takım
dalkavuklar oluyor. Bu insanlar, onların her yaptığını onayladıkları
için halktan bilgi almalarını engelliyorlar. Bilgi akışı sınırlı hale
gelince, yenilenme süreci başlamıyor. Yenilenme süreci başlayamayınca
oldukları yerde sayıklıyorlar veya Tarkan örneğinde olduğu gibi
geriliyorlar.
ERTUĞRUL ÖZKÖK
Bir
yazısında okumuştum: Kuşadası’nda DJ’lik yaptığı yıllarda, aynı yerde
genç bir dansçı kız da çalışıyor. Özkök onu beğeniyor, sohbet
ediyorlar. Ama patronun da, o kızda gözü var. Bir akşam programdan
sonra kız ve Özkök otururlarken, iri yarı bir koruma geliyor ve Özkök’ü
bir güzel dövüyor ve oradan atıyor. Bu olayın, onun bütün hayat
stratejisini değiştirdiğini düşünüyorum. Ertuğrul Özkök oradan atılana
kadar "kovalanan" iken, bu olay üzerine "kovalayan" olmayı seçiyor. Ve
sonunda herkesin kendisine aktığı bir "merkez" haline dönüşüyor... Ama
Özkök’ün otoriteyle problemi var. Hem "güç"ün ta kendisi, hem de "güç"ü
sevmiyor, itiyor. Çünkü otorite haline gelmekten korkuyor.
ORHAN
PAMUK
Herhalde Nobel kazanıp kendi
ülkesinde değer kaybeden tek insandır. "Türkler 30 bin Kürt’ü ve bir
milyon Ermeni’yi öldürdü" demesi ona çok şey kaybettirdi. Toplumdaki
kimlik değerine çok ağır bir darbe indi. Nobel kazanması bile durumu
düzeltmedi. Onu kurtaracak tek şey Nobel’i reddetmesiydi, ki bu da
takdir edersiniz ki kolay bir şey değil.
AHMET
HAKAN
Onunla ilgili söyleyebileceğim en
temel şey, müthiş bir yalnızlık duygusu. Yurtsuz biri olarak görüyorum
Ahmet Hakan’ı. Her kesime de belli bir mesafede duruyor. Bu ona herkes
hakkında önyargısız yazabilme olanağı veriyor. Ama bulunduğu konumu
koruyabilmesi için sürekli her tarafa bulaşması icap ediyor. Çok
yıpratıcı olmalı. Ahmet Hakan geceleri yattığında ne düşünüyor acaba?
Var olabilmesinin tek çaresi de, her tarafla savaşa devam etmesi. Bu da
insanın enerjisini ciddi bir şekilde tüketir.
CAN
DÜNDAR
O da toplumsal algımızda değer
kaybedenlerden. "Mustafa" filmi, kendisine tahmin ettiğinden çok daha
fazla zarar verdi. Turgut Özakman’la girdiği polemik de her şeyin
üzerine tüy dikti. En vahimi de Can Dündar’ın bu filmi çekmesi değil,
çektiği filmin arkasında duramaması oldu.
SERDAR
TURGUT
Serdar Turgut Akşam’a geçince
okuyucu sayısı azaldı. Birden bire daha marjinal bir yazar haline
geldi. "Halkın dünya görüşünü değiştireyim" gibi bir amacı yok. O
sürekli ne kadar entelektüel olduğunu anlatmaya çalışıyor ve daha çok
gazetecilere mesaj veriyor. Medya nasıl düzelebilir, tasası bu.
RAHMİ
KOÇ
Babası ona genç yaşında sınırlamalar
getiriyor, Kalamış’ta kayığa bile binmesine izin vermiyor. Sonuç?
Kalamış Marina’yı da işletiyor, tekne ile dünyayı da dolaşıyor.
HINCAL
ULUÇ NARKOZDAN SONRA DEĞİŞTİ
Peki ya Hıncal Uluç?
-
Geçirdiği son ameliyat sonrası yazılarında bir sertleşme görüyorum.
Nasıl
yani?
- Bir farklılık var, dikkatinizi
çekmedi mi? Çünkü narkoz aldı. Narkoz alan insanlar değişir. Narkoz
aldığımızda, zihnimizde var olan kapaklar açılır, somut bir değişim
süreci olur. Kişinin hiç hatırlamadığı olaylar su yüzüne çıkar.
Siz
doktor değilsiniz...
- Ama biliyorum.
Bunları narkoz dışında iki süreç başlatıyor; bir tanesi düşme, diğeri
aşırı gürültü. Bu iki korku da, kapalı duran kapakların açılmasına yol
açabiliyor. Aynı sonucu narkoz da ortaya çıkarıyor. Çünkü narkozda
düşünme yeteneği, farkında olduğumuz aklımız tamamen ortadan kalkıyor.
Kalktığı için sistem iç taraftaki şeyleri ortaya çıkarıyor. O yüzden
narkozdaki birine kaset tutun, çok önemli şeyler söyleyecektir.
Bağırıyorsa, küfrediyorsa, geçmişte gösteremediği çok sayıda tepki var
demektir. Hıncal Uluç da, boyun ameliyatı sırasında narkoz aldığı için
ve kapalı duran kapaklar açıldığı için, çocuklukta gösteremediği bütün
tepkileri şimdi gösteriyor.
BEYAZ
Geçen
hafta Maserati’sini göstererek çok ciddi bir hata yaptı. Göstermekle
kalsa iyi, çizildiğinden şikáyetçiydi. Böylesine pahalı bir arabadan
söz etmek onu halktan ayrıştıran bir şey oldu.
’BİR’
ŞARKISIN SEN
Berkant’ın en çok
hangi şarkısını hatırlıyorsunuz? Evet bildiniz, Samanyolu! Ama başka
şarkıları da var, neden sadece Samanyolu? Çünkü şarkıda buna sebep olan
şöyle bir cümle var: "Bir şarkısın sen..." Tek şarkı yani. "Bin
şarkısın" dese farklı olabilirdi.
Orhan Gencebay
İngiltere’de bir kıza áşık oluyor, "Bir teselli ver" şarkısını yapıyor,
ama bu şarkıyı minibüsçüler beğeniyor ve Gencebay o günden sonra
minibüsçüleri mutlu etmek için şarkılar besteliyor.
Teoman’ın
en çok tutan iki şarkısı da, "Paramparça" (Babamın öldüğü yaştayım) ve
"17" de, ölüm temalı olduğu için, Teoman’ın bütün şarkılarında ölüm
var. Baştan öyle tutturdu, öyle gidiyor.
"Bu akşam
ölürüm" şarkısıyla Murat Kekilli çıktı, inanılmaz bir çıkış yaptı. İlk
dinlendiği anda, ölüm korkusunu ortadan kaldıran bir şarkı. Zaten o
yüzden patladı. Fakat bu toplum, sonradan Kekilli’yi ölümü hatırlattığı
için sildi. http://www.erenlp.com Cengiz
Eren 16 Ağustos 2009 |